Pazar, Eylül 30, 2007
Yol, uçurum, orman
İşte burada, yolun sonunda. 3 seçenek var: uçurum, orman, yol. Yoldan geriye dönebilme gibi bir ihtimal yok. Olmasını çok isterdi ama yok. Kaldı 2 seçenek. Bazen uçurum en doğru seçim diyor, bazense orman. Kendisini yokluyor, tartıyor iyice. Ormanla mücadele edecek gücü var mı? Emin olamıyor. Uçurum sinsice bekliyor hala orada. En kolayı benim diyor, aklını çelmeye çalışıyor sürekli. Bazen kapılıyor söylediklerine, haklı diyor kendi kendine: " benim hakkım uçurum. "
Bir el uzansın, onu bu zor durumdan kurtarsın diye bekliyor ümitsizce. Hiç ümidi yok, ama yine de bekliyor nedenini bilmez bir şekilde. Bir mucize bekliyor, gerçekleşmeyeceğini bile bile. Ama yine de bekliyor.
Yolun sonuna geldi artık. Önü uçurum. Arkası pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, keşkelerle tıka basa dolu. Tek bir adım dahi atacak yer yok. Sağı solu sık ormanlarla kaplı. Ve bekliyor hala. Beklemeye devam ediyor. Ancak bu durumda daha ne kadar dayanabilir kendisi de bilmiyor. Uçurumun kenarına iyice yaklaşıyor, seyretmeye başlıyor...
Pazar, Eylül 23, 2007
iyi bok yedin!!
hmm..başlığa bakınca çok hardcore bir yazı falan sanmayın ya da sanın bana ne ama zamanlama hatalarımdan birini anlatacam sadece.(anlatacam nedir yaf)
istiklal de böyle garip bir alet ve bir kaç genç oturmuş çalıyor.böyle kanun desen değil ilk bakışta kanun sanıyorum ı ıh adı santurmuş.neyse 2-3 dk dinleyip gidiyorum.çok güzel çalıyorlar ama gidiyorum ya işim mi gücüm mü yok sokak çalgıcılarını dinleyecem diyorum.var mı ? yok lan tabi ne işim olacak aylak aylak gezmeye gitmişim ama işte..
bunlar bi galatasaray'ın önünde - bi oda kule'de(ada mıydı lan adı) - bi tünel de hep çalıyorlar.ama ben hep meşgul insanım ayagına dinlemiyorum.hiç ama salagım ben ya lan otur dinle bi yarım saat.. az birşeyler iç dinle şu herifleri yok ne dinleyecem lan diyorum kendimce..onlar hep çalıyor ama..
en sonunda biri bi kaç şarkısını yolluyor bana kendi çaplarında cd doldurmuşlar.almış.bana bi iki şarkısını yolluyor derken cd elime geçiyor.ve 4 saatten beri aynı cd'deyim neredeyse..canlı dinleme şansını 468484 kere yakalamışken kendimce -zamanlama- diye uydurdugum bir yalan yüzünden sadece cd den dinliyorum.buna da şükür ama az küfür etmedim kendime..
hoş aslında bu -zamanlama- adı altında bir çok hatamda oldu.erken davranmalar..erken konuşmalar..geç konuşmalar..konuşmamalar..ben hepsini zamanlama kalıbına uyduruyorum kendimce..eheeh pek bi "bütün suç benim ben birşey yapmadım"cıyım sanki.
o degil de kim mi bu grup.. siya siyabend hani şu crossign the bridge deki elemanlar..isim değiştirmişler kadrosu da değişmiş galiba öyle duydum kara güneş olmuş.size gidin cd sini alın derim ama onları bulmanız lazım.yoksa satılmıyor cd leri.netden bir kaç şarkısını indirirsiniz.
neyse öyle işte.. hep zamanlama yüzünden oluyor lan ben napayım.
Cumartesi, Eylül 22, 2007
Düşlerimi topladım bir bir arka sokaklardan.Tensel dokunun iksirli neşesi iz bıraktı yüreğin istasyonuna.İki çehre,tek gülüş..Uzun bir sarılış özlemin buluştuğu avuçlarda.İki dudak,tek öpüş..Yitip gitti hüzün…Kendimi unuttuğum gözlerde buldum tozlanmış umutları.Bir güvercin kanatlandı adı barış.
Düşlerimi kattım o esmer adamın çocuk yüreğine.Düşlerim ki camdan;düşerse kırılır toplanmaz parçaları.Unutulsa benden daha alıngan.Korkuyu attım,aşkın geniş göğsüne sardım üşüyen bu teni.Gözyaşına karıştım da orda kaldı duygular.Islanan parmak uçlarımda tanıdım sevmeyi.Sevmek..Bitimsiz ve ölümsüz bir öğe hayatın gerçeğinde.Oyalı bir yastık belki çeyiz dilinde.
Arka sokaklarda demmiş meğer şans..Sev diyorum artık,sev..Aşk sende değilse bak iki adım ötede..
Ben buldum şimdi sıra sende!
Çarşamba, Eylül 05, 2007
Cumartesi, Eylül 01, 2007
adsız hikaye
genç adam, biraz önce ellerinden düşüp bin bir parçaya ayrılmadan önce sevgilisinin en sevdiği kupa olan şeye yılgın bir ifadeyle baktı. hiçbir zaman hareketli, heyecanlı biri olmamıştı zaten, öyle kolay kolay belli etmezdi hislerini –ki mevzu bahis coşkun hislere de kapıldığı nadir görülmüş şeydi. hafifçe sırıttı ve arkasını döndü, süpürge almak için az önce çıktığı mutfağa doğru ilerledi.
tam kapının eşiğinden içeri atmıştı ki adımlarını, içeriden, oturma odasından korkunç bir çığlık yükseldi. “sevda?” diye haykırdı sakinliğiyle bilinen genç adam. titreyen sesini kontrol etmeye çalışmadan bir daha haykırdı sevgilisinin adını; lakin cevap alamadı. birkaç saniye önceki çığlığın ardından meşum bir sessizliğin esiri olmuştu bekar evi.
korkuyla girdi hepi topu on beş dakika önce sevgilisini yalnız bıraktığı odaya, dizleri titriyor, alnından ter boşalıyordu. ilık mayıs gecesinde teni buz kesmişti; zira duyduğu çığlık bir insanın bu hayatta karşılaşabileceği her hangi normal bir şey karşısında atabileceği cinsten değildi. zihnin derinliklerindeki primitif korkuları alevlendirebilecek bir şey olmalıydı bu, kadim bir şey… ve fazlasıyla kötü…
ahmet –ki genç adamın kendisi gibi göze batmayan, sade adı buydu- içeri girdiğinde gözlerinin önünde bir dehşet panoraması gördü. üç aydır beraber olduğu kızın paramparça bedeni tüm odaya yayılmıştı. kollarından biri az önce genç adamla uzandığı koltukta, dirseğinden kopmuş bir şekilde duruyordu öylece, iç organları halının üzerine ve duvarlara saçılmıştı; bir romantik komedi filminin huzur dolu, genel geçer bir sahnesini andıran mekan şimdi deliliği içinde kaybolmuş üşütük bir ressamın kızıl fırça darbeleriyle şekillenmişti adeta. televizyonda şen şakrak bir vj yavşakça sırıtıyor, stüdyodaki dekorun ve vj’in rengarenk görüntüsü televizyona sıçramış iğrenç kızıllıkla ironik bir tablo oluşturuyordu. aptal kutusunun tepesinden sarkan et parçası da muhtemelen kızın bağırsaklarıydı.
her yer ölüm kokuyordu.
ahmet konuşamıyor, çığlık atamıyor, haykıramıyordu. sadece bakabiliyordu gözleri önündeki grotesk resme. bu eskizin sahibi kimdi, sorumlu kimdi, bu varoluş düzleminde kendisini yaşıyor addeden hangi varlık böyle bir katliam yaratabilirdi, genç adam bunu tahayyül dahi edemiyordu. bir süre böyle durduktan sonra dizleri, ağırlığını daha fazla taşıyamadı, yere çöktü ve birkaç saat önce yedikleri enfes döneri, sevdiği insanın hayat sıvısıyla yıkanmış halının üzerine boşaltmaya başladı.
“şrakkk…”
ahmet başını sesin geldiği yöne, odanın camlarına yöneltti. bir tanesi parçalanmıştı şimdi ve biraz önce fark etmediği melun bir gölge, dışarıdaki yaşlı karanlığa karışmak üzere gerinip hızla camdan sokağa atıldığında sadece bakmakla yetindi.
~
şehr-i istanbul geceyle bir kez daha kucaklaştı, güneş yüzünü kendisinden her çektiğinde yaptığı gibi. gündüz yaşayanların görmedikleri, işitmedikleri ve fakat yalnızca, bazı geceler güvenli yataklarında, tatlı uykularına dalmadan bir an evvelinde yorganlarına sarınmış haldeyken “hissettikleri” “şeyler” aktı bitkin şehrin defalarca kanla yıkanmış sokaklarına.
karanlık bir kez anlaşmasını yapmıştı şehirle. bedelini birileri elbet ödeyecekti.
~
not: alacakaranlık düşleri'mden bir aşırmacaydı bu. yep.
Pazartesi, Ağustos 27, 2007
eksik şiir
Yüzüstü bırakılmış göğün bulut yorgunuyum
Martılar bile unutmuş ufaladığım yıkıntılarımı
Ve güvercin tanıklığı gözlerim/tarihsel
Düşe açılan bir yelkenin tutarsızlığı oynandı
Şaşırtmacalar aşka sunulmuş ilkokul hatırası
Ve bezirganbaşı yakalanışı bütün başlangıçlar
Çağla Dağ
Pazar, Ağustos 26, 2007
Kızıl Bukalemun
Şuraya en son yazdığım yazının tarihine baktım da neredeyse 1 sene olmuş. Peki o zamandan beri ne yaptım? Macaristan'daydım o sıralar, yurda geri döndüm. Garip bir ikinci dönem geçirdim. Bilgisayar kursuna gideceğim diye planlar yaptım ve yalan oldu. Staj yaptım. Rubik küpü 5 dakika 30 saniyede çözebilecek dereceye geldim. Amerikan kültürünü daha çok öğrendim. Sevgilim oldu ki hala var. Sonra dedim dolaştığım siteleri bir yerde toplayayım, ben de faydalanayım insanlar da faydalansın. Türkçe kaynaklar olsun istedim. Kendimi kısıtladım. Sonuçta o işten de soğudum. Aktarımsal Bölge'yi bırakamadım. Bir kaç küçük değişiklik ile birlikte geri döndüm. Bu site böyle devam eder. Obakur'a ekleyeceğim yazıları da buraya eklerim. Aktarımsal'ın ikinci doğum gününe daha çok var ama bugün de bir çeşit doğum günü sayılır. Nice mutlu yıllara...Pazartesi, Mayıs 07, 2007
Alaka-ül Words 7
Geçen gün canım brokoli istedi. Baya aradım, en sonunda Rami Sebze Hali'nde buldum. Eee, ne demişler: "Sebze hali, çıksın falı". Fal dedik de baktırdım geçen gün, acayip bir kadındı. "Sizi seven bir kız var" dedi, "Nasıl bari?" dedim, "Esmer" dedi, "Yok o telvedendir" dedim, sustu. "Başka ne görüyorsun?" diye sordum, "Erken seçim gibi gözüküyor, baksana" dedi, baktım, "Yok o Recai Kutan" dedim, hak verdi. "Her ay düzenli olarak hap alıyormuşsunuz" dedi, "Evet" dedim. Sonra aklıma geldi, "Ocakta yemeği unuttum, gitmem lazım" dedim, "Ya hiç hap yenir mi?" dedi, "Yok o onlamda değil" dedim. Eve geldim ki yakmışız brokoliyi...
Rüyamda bir mitingdeydim. Deli gibi slogan atıyorduk: "Şehitler ölmez, sıfır bölünmez". Derken yanımızda bir "yanlış önerme insanı" peydahlandı. Dedi ki: "Yanlış önerme. Sıfır bölünür ama göstermez". Ben de bu kâfire kut(up)sal kitabımızdan bir örnek verdim: "Şüphesiz ki çarpmanın etkisiz elemanı birdir ve biz onun kullarıyız". Tabi hemen kaçtı deyyus...
Efendim bu yazımı da okuduğunuz için, için için teşekkür ediyor ve araya kaçan baksırımı düzeltiyorum. Sizlere üstadımızın güzel bir şarkısıyla veda ediyorum:"George Clooney çok sevdim, o beni hiç sevmiyor..."
Saygılarımınan...
Doğa [PeraPolente] Genç
Salı, Kasım 07, 2006
bana bişeyler oluyor
Yeappp biiii!!!Tamam tamam uzun bi ara werdik bukadar yeter arkadaşlar tekrardan merhabalaar!Şimdilik ruhsal durumumu izah etmem zor bende bilmiyorum.Galiba ruh ve sinir hastalıkları için uygun pozisyondayım.Mutluluk kolay iki kahkaha halim süper,sonra bi ağlim bi ağlim içim dışıma çıksın falan.Arada çok yalnız hissediyorum kendimi derdim olmasa da dert anlatacak arkadaşlar arıyorum ama aramıyorum sıkmiim insanları die.Hayatı oldum olası anlamadım zaten.Onun için anlamadığım felsefe dalından bir iki mısra yazdım.Boşwer salla ne takıcan yaaaaa!Ewet işte bukadar.Yalnızlık sanırım unuttuğum en mühim şey olmuş.Yanlız mısın dersen 100 kişi içinde bile yalnız kalabilirim ben.Dimi nekadar profesyonel bi insanım.İyi bir oyuncu olmayı isterdim ama nafile istemediğim mekanlar,istemediğim insanlar içindeysem dayanamam hiç asarım 2 dkkada suratımı.Çok konuşmam ama çok saçmalarım arada gelip giderler annicağınız.İnsanlar beni anlamakta zorlanır çünkü kendimi anlatamam.Kendimi anlamadığım,anlatamadığım gibi hemcinsim olmayan erkekleri de hiç anlamam.Onlarda yıllardır bizi anlamadıklarını söyler dururlar.Ama birşey söylemek gerekirse erkekler hiçte kızlar karşısında kendilerine güwenmiyorlar ben bunu anladım.Söylicekleri belkide en anlamlı sözler ama onlar bunu bir ayıp bilip gizlemeyi tercih ediyorlarrr...AAAAMAAANN bölee bi garipp oldum,yazdıkça yazasım gelio kendimi kadın dergisi yazarı falan gibi hissettim bana böyle şeylerr olmasın:)byyyyy görüşmek dilğiyleenn dewamıı yarıınn.....Çarşamba, Ekim 18, 2006
Macaristan
Buradayım, Macaristan'da. Ucakla uzun bir süre deniz üzerinden uçtuk. Ege denizi olduğunu düşünmüştük ama sonradan öğrendiğimize göre Karadeniz üzerinden gelmişiz. Uçağımız Rolls Royce motoru kullanan bir Fokker70'ti yani otobüsten yapılmış gibi gözüküyordu. Uçak içinde teknolojiden eser yoktu. İlk uçak yolculuğum olmasına rağmen hiç korkmadım hatta zevk aldım ama hayatta pilot olmam.Ferihegy havaalanına ulaştık. Pasaport işlemlerinden sonra bavulumuzu aldık ve dışarı çıktık. Havaalanında euroları forinte çevirmek gerekiyormuş ve biz bunu unuttuk. Sonuçta avrupa dedik ve euronun geçeceğini düşündük. Bizi bir taksi şoförü karşıladı ve yeteri kadar ingilizce biliyordu. Uzun bir yolculuktan sonra bizi yurdumuzun önüne bıraktı. İngilizce bilmeyen bir kadının yardımıyla yurt kaydımızı yaptık. Odamıza yerleştikten sonra acıktığımızı düşündük. Bulduğumuz ilk bakkalda euro gösterdik ve "No, no, no!" şeklinde bir kafa sallaması hareketi ile karşılaştık. Tesco adında büyük bir market vardı, oradan bir şeyler alabileceğimizi düşündük ve bilinmeyene doğru yürümeye başladık. Tesco'nun yerini bilmiyorduk ama o gün doğru yönde yürümüşüz. Sadece yolun yarısına kadar gitmişiz. Yurda geri geldiğimizde bizim üniversiteden gelen kızlar oradaydı. Bir tanesi bize Gyors ısmarladı. Gyors macarcada "acele" demek yani fast-food gibi bir şey. Bildiğiniz döner ama yaprak değil, küçük parçacıklar halinde. Tavuk seçeneği vardı. Büfede ki adam suriyeli çıktı ve çok az türkçe biliyordu.
Karnımız doyduktan sonra kızlarla muhabbete başladık. Anlattıklarına göre 23 erasmus öğrencisinden 11'i türkmüş yani macarcası török. Ayrıca burada török lokantası çok var. İşletenler de türk tabi. Bir sürü türk olunca ve török lokantısına gidince, insan macaristanda olduğunu unutabiliyor.
İlk yerleştiğimizde yurtta fazla bir şey yapmadan yeni yurdumuza taşındık. Beş ay boyunca kalacağımız yurdumuza. Uzunca bir süre internet için bekledik. Aslında internet hala gelmedi ama bu yazıyı internet geldiğinde yollayacağımdan internet gelmiş gibi davranıyorum.
Yeni yurdumuz harika. Türkiyede bu kadar iyi bir yurt olabileceğini düşünmüyorum. Odamızda banyo, tuvalet ve mutfak var. İkinci gece bir arkadaşın odasına yarasa girdi. Fotoğraflarını gösteririm. Bir süre odanın içinde tur attıktan sonra pencereden geri çıktı.
Derslere geçelim bari değil mi? Hocalarla konuşup ders saatlerini ayarlıyoruz. Hocalarla konuşabilmemiz için onların bize zaman ayırması gerekiyor. Bu yüzden her gün kordinartörümüzün odasına gidip soruyoruz "Bir haber var mı?" diye. Şimdilik bir dersimizin kasımda başlayacağını biliyoruz. Bir dersimiz iki haftada bitti. Bir ders alıyoruz. Bir tanesi de haftaya başlayacak galiba. Ayrıca haftada 2 saat macarca var. Kısaca şu anda haftalık ders saatimiz 4, sadece dört.
Ders işlemiyorlar, sürekli partilere gidiyorlar peki bunlar nasıl bizden daha ileride? Bu mu yani? Adamlar sürekli rahat. Aklıma geldi, zamlar yüzünden olaylar çıkmış galiba. Biz olayın tam içindeydik aslında. Sesleri duyabiliyorduk. Sadece geçtik ve trene bindik. Sonra ki gün Budapeşteye gittiğimizde hiç bir olay yoktu. Sürekli budapeşteye gidiyoruz, burası aynı köy gibi ama şehir.
Asıl olayı unuttum. Bunlar 10 yıl kadar önce komünistmiş. O nedenle evler müstakil ve tek katlı. Herkes eşit bir bakıma. Merkezde büyük apartmanlar görebiliyorsunuz ama 1980 yılından öncesine benziyor. Çok eski binalar. İstanbulda da benzerlerini görmüştüm. Komünizimde ulaşım esas olduğundan her yere ray döşemişler. O zamanlar ulaşım bedavaymış. Şimdi sadece yaşlılara bedava. Onlar da sürekli dolaşıyormuş.
Resimler için de iki adres vereyim:
Birincisi ve İkincisi
Kendinize çok iyi bakın. Siteye bir şeyler yazın.
Perşembe, Ekim 12, 2006
uyumaktan önemli işlerim war
Aklımda yazıya dökülmeyi bekleyen sözcükler zıplayıp beynimi kemirip duruyordu saatlerdir ve hatta beni yatağımdan kaldıran, olduğum yerde huzursuzlaşmamı sağlayan yine bu sözcüklerdi, ama şu an hepsini bir araya getirip anlamlı bir yazı çıkaramayacağımı anladım. Çok acı çünkü uyuyamayacağımdan eminim. Berbat bir yazı için de uykusuz kalmak çok da istediğim bir şey değil. Aslında tema yine aynı -günün her saati hep aynı düşünceler; insan ilişkileri yada daha dürüst bir tabirle insanlarla çarpık ilişkiler kuran ben ve ilişki kurmaya çalıştığım kuramadığım, bu nedenle yok öle bir şey dediğim kimilerine göre kutsal olan o şey.
Bir gün bunları bırakıp güzel şeylerden de bahsedeceğim, Ataol Behramoğlu'nun hani Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var adlı şiiri varya, işte onun gibi yada Can Dündar' ın sevgi dolu bir yazısı gibi yahut Nazım'ın yazdığı
__Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın,
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak__
bu mısra gibi güzel, hayata ciddi bir hava katan, umut dolu bir yazı yazacağım bir gün... Kendimi hazır hissettiğimde! Ama put gibi beklememeliyim o günü; hazır olmak için çaba vermeliyim; saplandığım düşüncelerden sıyrılmaya çalışarak, aynı anda yaptığım monolog sayısını minimuma süresini ise maksimuma çıkararak, daha stabil düşünmeyi öğrenmeye çalışarak, bu gibi şeylerle işte.
Artık insanları dinleyemediğim bir dönemdeyim! Bunu fark ettiğimde dünyam başıma yıkıldı, yaşlandığını birden bire fark eden biri gibi? Bunu sana söylemiştim! Biraz önce bundan bahsettim! Beni dinlemedin mi? Seninle bunu konuşmuştuk. Ne dediğini hatırladın mı? gibi sözler sıklaştı hatta her saat başı böyle bir söz duyar oldum. Kendimden nefret etmeye başladım? Bir şey anlatırken dinlediğimi düşünüp, aslında dinlememişim diyorum, dinlemeyi unuttum.
İşte bahsettiğim konularda bir şeyler yazabilmek için önce eski güzel günlere dönmem, önce dinlemeyi hatırlamam, duymayı bırakıp dinlemem, en az etrafımdaki insanlar kadar baktığımı görmem; ayrıntıları, hayatın kıvrımlarını, ufak tefek sancılarını, minik günlük mucizelerini fark etmem gerekiyor. 3-4 yıl önce sahip olduğum, fakat artık beynimin uyuşmuş köşelerinde terk edilmiş olarak bulduğum bu insanı insan yapan duygu düşünce ve yeteneklere kendimi tekrar açmam, onları bıraktığım yerlerden alıp onarıp kullanıma sokmam gerekiyor. Kolay görünüyor belki ama değil -hatta bence kolay da görünmemesi gereken bir şey.
Tekrar insan olmak gibi bir şey bu. Bunu yapmazsam günden güne artan yas tutmalarım, güvensiz bakışlarım, hayattan korkuşlarım, kendimden uzaklaşmalarım, asice büyüyen bir çocuk gibi görüp kendimi, ellerimi tutmaya korkmalarım yaşamın gizeminin güzelliğinin önüne geçmeye beni ondan mahrum bırakmaya devam edecek, bu arzuladığım son şey.
Bu gece yine her zamanki polemiklerimi yaparken kendimle bunları düşüneceğim aklıma gelmemişti. Kendime bu yazıya dökemediğim daha birçok şeyi itiraf ettim... Belki bundan sonrası hayatımın, daha umut verici olacak! Belki de ben hiç bir şey başaramayacağım ve bunlar bu yazıda kalacak. Öyle olmamasını umuyorum. İşte şu saatte yatağımda huzursuzca dönmemi, uyuyamamamı, klavye başına geçmemi, bunları düşünmemi isteyen, belki de beni seven birileri vardır. Belki bu sadece benimdir ama çok daha rahatlatıcı olanı belki de -kendimi kandırmak bile olsa bu - bunu isteyen başka birisinin olmasıdır. Kim bilir...
Salı, Ağustos 29, 2006
Alaka-ül Words 6
Isınamadım lan bir türlü erişte yemeğine. Sanki içinden ablamın ileride evleneceği adam çıkacakmış gibime geliyor. Ben de ona "merhaba erişte, hamdolsun erişte" diyecekmişim sanki. Gerçi ablamın evleneceği yok ya. neyse, er işte bir hayır vardır.
Lan duydum da inanmadım, denedim oldu. İsmail yk'nın "bomba bomba" şarkısını tersten dinleyince şöyle diyo: "Ay lov zeytin, ay lov zeytin". Çok şaşırdım.
Sarhoş olmamak lazım harbiden. Olunca çiftetelli oynamaya başlamışız arkadaşla. Bir süre sonra arkadaş "düzgün oyna, elime bakma" diyince "yer değiştirelim lan o zaman" dedim, o da "denizden babam çıksa yerim değişmez" dedi.
Buldum lan; zeytinyağlı yiyemem ammaannn, asta la vista diyemem ammaannn.
Saygılarımınan...
Doğa "Perapolente" Genç
Pazartesi, Ağustos 28, 2006
Magnum
Bir iki üç dört tamam. Yedim ulan yedim. Dün gece hayatımda ilk kez Magnum yedim. Daha önce bir çok defa Magnum almak için gitmeme rağmen hep Cornetto alıyordum. Bu sefer ilk kez Magnum aldım. Harbiden güzelmiş. Cornetto'nun bütün çeşitlerini denemişimdir ama böyle bir tat hatırlamıyorum. Küçükken Max alırdım elime akardı, sinir olurdum. Sonra külah teknolojisine ilgi duydum. Çubuklu dondurmalardan uzak durmaya başladım. Zaten küçük bir bademcik sorunum var. Ama Magnum harbiden iyimiş.İşin ilginç yanı ilk kez aldığım Magnum'da bir de bedava çıkması oldu. Bunları sizinle paylaşmak istedim. Bisiklet kullanmayı öğrendikten sonra dediğim gibi "Bende artık sizlerden biriyim."
Pazar, Ağustos 27, 2006
bir şehir hakkında ilk izlenim
Hiç istemediğim halde perşembe sabahı hataya gitmek zorunda kaldım.Kapıdan çıkarken anneme somurtuyordum ama elden birşey gelmiyordu yazılmış bir kere kaderime.Artık otoban araba ve tabela görmekten gerçekten sıkıldım neden hala ışınlanmayı bulamadılar ki?(hatay da hava alanı yok ama inşaatı başlamış.)Adana'dan sonra iskenderun vardı.Hataya giden yol iskenderunun arkasında kalan dağadan dewam ediyor ve iskenderun kuş bakışı eşsiz deniz manzarasıyla harika görünüyodu.Yol boyunca deniz bir görnüp bir saklanıyordu.İskenderundan sonra yaylası olan belen i geçiyorsunuz ve hataya yaklaştıkça dağlara tırmanıyorsunuz.Dağlara tırmandıkça hava soğuyor ve sislerin içine giriyorsunuz taki artık amip ovasına inmeyene başlayana kadar.Uçsuz bucaksız düzlüklere doğru dağlardan inmeye başlıyorsunuz ve harika manzara size eşlik ediyor.Eğer bizim gittiğimiz gün sis olmasa suriye dağlarını da görebileceğimi söylediler.Aslında görüpte ne yapabilirim yani, bildiğimiz dağ işte ama bize ağit değil ya işte ilgi çekiyor.Hataya ilk girdiğimizde gördüğüm bir tabelayla birazcık şaşırdım.Mustafa Kemal üniverstesine giden yönü işaret ediyordu ve ben hatayda üniversite olduğunu bilmiyordum.(ewet tamam bu biraz cahilliğe giriyor kabul).Misafir olduğum eve gittikten sonra biraz dinlendik ve akşam yemeğe çıktık.Yediğim yemek adana kebap oldu.Başka bir tadı hemen denemek istemiyordum ve gerçekten de kebabı orada da güzel yapıyorlar.Cüküs die tabir ettiğim bir caddesi var ve tüm cüküs mağzalar,lokantalar,cafeler orda sıralanmış.O caddenin bitiminde,asi nehrini geçtikten sonra şehrin merkezine geliyorsunuz ve mısır çarşısını andıran bir mağzalar zinciri görütüsüyle karşı karşıya kalıyorsunuz.Heryerde künefeciler ve elektronik alet satan dükkanlar var.Halep'e pasaportsuz turistik geziler varmış.Sanırım bu gezilerden halk bayağı bir eşyayı türkiyeye getirip pazarlıyor.Etrafta dikkatimi çeken okadar çok şey vardı ki!Mesela 5 arabadan 3 ü mercedes,bazı arabaların plakaları arapça,neredeyse herkes arapça biliyor ve konuşuyor gibi gibi şeyler.fulyy'önyargıdan öldü'guler
Cumartesi, Ağustos 19, 2006
Fikrinden geceler yatabilmirem
Para öptürme numarası: Minibüste ortalarda bir yere oturacaksınız. Sonra elinizde ki bozuk parayı önünüzde ki insanın gözüne sokarcasına uzatacaksınız. O sırada hafifçe omzuna dokunun ve sürpriz. Ani bir kafa çevirme hareketinden sonra kurbanınız elinizde ki bozuk parayı öpüyor olacak.Buna çok yakın bir olayı yaşadım ama yeterli değildi. Cesaretsiz bir insanın bunu denemeye korkması ve deli gibi aklına getirip gülmesi de ayrı bir olay tabi. Geçelim ikinci olaya:
Aynalara küsmek: Bu olay daha korkunç. Minibüsün yanında sehir halinde olan aracın camından dışarı bir kafa sağ tarafta ki dikiz aynasına doğru uzanıyor. O da nesi? Adam dişlerini çıkarmış, suratını korkunç bir ifade katmış ve aynaya bakıyor. Ben de şaşkın bir ifade ile adamı izliyorum. Sonra beni fark etti ve gözlerini kısarak kızgın surat şekline geçti. Bende bunu fark ettim ve "Ehehe kendini embesil haline sokarken seni görmedim, sürekli sırıtan delinin tekiyim ben." ifadesini yüzüme yerleştirerek hafifçe sırıttım.O değilde aşağıda ki yazıya yorumlar çok dini iç erikli olmuş. Bu nedenle aklıma Kuran okuyan minibüs geldi. Sabah minibüse bindim. Henüz yeni uyanmışım hatta uyanamamışım. Minibüse bir girdim, biri Kuran okuyor. Şoförün yanında ak sakallı bi amca var. "Acaba o mu okuyor?" dedim. Etrafa attığım bir kaç temkinli bakıştan sonra sesin teyipten geldiğini anladım. İlahi de değildi resmen Kuran okuyordu. Bir huşu içinde gittim iş yerine. Bunu ayda ezan sesi duyan Neil Armstrong gibi anlatmam garip bir benzerlik. Kendinize iyi bakın, sağlıcakla kalın. Dur bakayım yazının sonuna Yusuf İslam koyabilcem mi?
Cuma, Ağustos 18, 2006
TAKILANZİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİ
-Her neyse bu konuyu fazla uzatmicam.Bunları konuştuktan sonra ben yeterin ulen die bağırdım ve bitirdim bu sohbeti.Sonra çocukluktan açıldı konu.Küçükken erkek çocuklarında parmak atma tabiriyle yapılan bir hareket varmış ve bu harekete neden ihtiyaç duyuyorlarsa çok sık yaparlarmış.Adı üstünde işte salak malak bi çocuk.
ohaa saat 12 olmuş yarın sınaw war we ben hiç çalışmadım(yazamadığımdan değil salla)
DEWAMI olabilir ...
(aranjman ve düzenleme doğan:))
fulyy'eksik'guler
Pazar, Ağustos 13, 2006
ödümün insan dışkısına karıştığı anlar
-dün bi manyaklık yapalım dedik araba kiralayıp çeşmeye kaçtık.önce deeniz keyfi yaptık sonra gecelere...Şöför arkadaşın fazla içmesi yasak tabi ama hiç dayanabilir mi ortama.Bide öleesine gittiğimiz bir mekanda(Shayna Beach) miller ın partisi varmış power fm le beraber düzenledikleri.DJ Ravın varmış.Dedik bukadar şans olur!sonra neyse bizim şöför çaktı votkaları ayakta zor duruyor tutturdu ben sürcem arabayı die adam bide hız manyağı.Walla dua ederek bindik arabaya.en son bindiğimi hatırlıyorum ben bitkisel hayata girmişim çığlık çığlığa izmire geldik.
Otobanda hıza bayılırım ama dün ohaa dedim benim canım çok tatlıymış.

-bir yaz okullar tatilken sanırım ben ozamanlar lise 2 ye falan gidiyorum adana da sialhlı bir manyakla karşı karşıya geldim.silahı bana doğrultmuştu.O zaman sanırım artık korku falanda değildi hissettiklerim kabullenmeye falan başlamıştım öleceğimi.Fulya dedim kızım işin bitti ölüceksin birazdan hiç kurtuluşun yok hayat sana buraya kadarmış annem şimdi nasıl üzülecek falan diye düşünmeye başladım.O ara nasıl olduda bayılmadım öyle ayakta kalakalmışım anlamadım.Nasıl adamdan kurtuldum o adama o halde nasıl bağırmışım hatırlamıyorum görenler anlattılar bana.Ben bu olaydan sonra 2 yıl kendime gelemedim korkudan sarılık olucaktım nerdeyse sanırım 15 kilo falan vermişimdir o olaydan sonra.Hiç bir şey yemiyordum ve herklesten korkuyordum.Hala bir yanımda vardır paranoyaklık.
-abim her seferinde ben evde mutfaktan çıkarken tam köşeyi dönüyorum napıyon die bağrıyo ve ben herzaman zıplıyorum.Bir gün ölüp gitcem görücek şapşal!
-erkek arkadaşımla ilk defa dışarı çıkıyorum üniversiteye geldiğim ilk yıl.Yürüyoruz böyle kordonda romantik olsun dedik akşam takılalım deniz kenarında.Hayvan gibi bir köpek(!o zaten bir hayvan)üzerimize doğru koşmaya başlamasın mı ben tabi kendimi en son erkek arkadaşımın kolları arasında buldum.Bir özür falan yanaklarım kızarmış o pis pis gülüyo bir ara zaten o köpeği onun oraya getirdiğinden falan şüphelendim.Acaba tesadüf değil miydi?diye sormaktan kendimi alamadım.:)
-ewde tek kalıyorum böyle ben korkmam ayaklarına yatıyorum.annemler arayıp arkadaşına falan git yalnız kalma diyorlar(bu olay bu seneden).Ben yok yaa ne olucak kalırım diyorum sonra gece saat 11 oldu bilgisayar başında takılıyorum elektirikler gitmesin mi:O.Ben yusufçuk yusufçuk...Arıyorum evde elektirik gidince yanması gereken bir lamba olucak o yok çalışmamış bide allahım dedim ölsem daha iyi galiba.Hemen arkadaşımı aradım kurtar beni diye.Ogelene kadar be ölücem attım kendimi balkona giremiyorum içeri her eşya üstüme falan gelio.arkadaşım gelse duyamicam.sonra yan komşu biliomuş tek olduğumu balkondan seslendi fulyy gel istersen die ölee yok gelmim ayağı yapıyorum güldü ii hadi sokak kapısına gel beraber bekleyelim arkadaşını yaptı olur dedim hemen.sonra arkadaşım gelince ne korkucam yaaa alla alla yapıom da yemedi tabi kimse.
-Geçenlerde eve bir arkadaşımı davet ettim.Akşam 9 gibi falan gelicek.ben bekliyorum bekliyorum gelen giden yok.saat 10 gbi bir msj geldi 10dk sonra ordayım diye.Ohh iiimmiişşş falan dedim.Arkadaşlarla evde oturuyoruz aradan 10dk geçmiş bizim evin yanından geçen sokaktan bir kaza sesi ama nasıl bir ses,dedik bomba falan patladı herıld.Sonra bir çığlık sesleri yardım edin koşun yetişin ölüyor diye,aman allahım ben koptum zaten dedim benim arkadaş falanda orda benim yüzümden öldü çocuk.Hemen telefonu aldım ambulans çağırdım bu arada kulaklarımı tıkıyorum o çığlıkları duymiiim diye ağlıyorum bir yandan.Aşşağı fırlamışım üstümde pijamalarım.İki araba çarpışmış 3. arbada çarpanlara vurunca bir araba şöförün üstüne devrilmiş yanında karısı ve çocukları da varmış.Bir yandan seviniyorrun bizmki değilmiş diye bir yandan kalbim duracak gibi bakamıyoyorum kazaya.
fulyy'tısık tırsık'guler
Salı, Ağustos 08, 2006
bol üç noktalı yazı...
[uyku]
başladım.Sonsuzluk aslında sonsuz bir uzaklıktı benim için ama bu fikri kavramayı başarabilirse zihnim,o zaman sonsuz gibi görünen aslında en yakınımda olacaktı.Ben buna inanmıştım.Hatta inanmaktan öte obsesiflik derecesinde tutulmuştum bu "sonsuzluğa ulaşmak" fikrine.İnanılmaz bir hızla koşuyordum şimdi.Yüz derimin kemiklerime yapıştığını hissedebiliyordum.Sonra kollarımı iki tarafa doğru açtım ve kendimi bıraktım.Uçuyordum...
[uyanıklık]
...çantamı bulamıyorum.Annem yine en alakasız yere koymuş olmalı s.ktiğimin çantasını.Sabahın altısında uyanıp çanta aramaktan daha beter birşey olabilir mi?Ah,işte orada.Hmmm..Cüzdan?Tamam.Anahtarlar?Tamam.Paso?Tamam.Telefon?Tamam."Baba ben çıktım görüşürüz!"...
[uyku]
...yeşil derili cin yanıma yaklaştı.Kulağıma doğru eğdi başını ve konuşmaya başladı.Nefesi çürük yumurta ve pas kokuyordu.O konuştukça imparatora yapılan ihanetin arkasında yatan gerçekleri daha iyi anlıyordum.Sonra anlatacakları bitti.Mahluğu bu dünyaya bağlayan efsunu bozdum.Tüm odaya yayılan zümrüt rengi bir duman olup kayboldu...
[uyankılık]
...insanlara tahammül edebilme yeteneğimin gittikçe azaldığını hissediyorum.Eskiden farklılıklara daha açık bir insandım.Şimdi önyargılarla kaplı zihnim.İnsan yaş aldıkça,kendi doğru ve yanlışları ekseninde bir gerçeklik yaratıyor.Buna uymayan her olayı,nesneyi ve kişiyi en iyi ihtimalle yok sayıyor ya da daha beteri,yok etmek istiyor...
[uyku]
...ama gerçek bu değil!(sonra iki adam boyunda,köpeğe benzer yaratığın ağzı (sağ bacağım içindeyken üstelik!) kapandı.Jilet keskinliğinde dişler dizkapağımı parçaladı.Başta ufak bir acı hissettim sonra tek gördüğüm bacağımın kopan kısmından fışkıran kendi kanımdı.Kızıl bir rüyaya daldım...)
[uyanıklık]
..."abi ne istediğini bilmiyorsun bence"dedim.Bakışlarını masaya eğmişti.Hiç bakmazdı zaten yüzüme.Gözlerinin içini görme fırsatını vermezdi kimseye.Dolayısıyla kimse ruhunu bilmezdi.İnsanlara bakmamayı marifet saymıyordu aslında.Bir gün İstiklal'de yürüdüğümüz sırada caddenin sonuna uzanan kalabalığı göstererek "oğlum şunlara bak"dedi,yüzünde dehşet dolu bir ifade vardı."korkunç lan harbiden!"dedim ama bana o kadar korkunç gelmemişti.Duruma uyuyordum sadece...
[uyku]
...ölü bir şehir panoraması.Güneş batıyor.Siyah şehir şimdi kana boyanmış gibi adeta.Kızıl...İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra harap olmuş bir şehir görüntüsü geliyor aklıma.Burası o şehre çok benziyor.Yıkılmış binaların gölgeleri kanlı parmaklar gibi uzanıyor sokaklarda.Ben sadece yürüyorum.Parçalanmış bir kaldırımın kenarında ölü bedenler görüyorum.Kimisinin kolu,kimisinin kafası yok.Kara anılar...Bir zamanlar yaşayan bu şehirde kendilerine ait hayatları olan,nefes alan insanlardı bunlar.Şimdiyse deli bir ressamın tablolarında görülebilecek türden grotesk figürler olmuşlar.Bense sadece yürüyorum...
[uyanıklık]
Pazar, Ağustos 06, 2006
Minibüs ve Kafa
Staja başladım. Çalıştırmazlar gibi bir düşüncem vardı suya düştü. Yormasalar da çalıştırıyorlar, aslında çalıştırmaları daha iyi yoksa zaman geçmiyor. Konu o değil ondan sonrası. Saat 17.30 fabrikadan çıkıyorum. Aç ve yorgun olarak minibüs durağına gidiyorum. Durağın yanında ki seyyar satıcıdan bazen limonata alıyorum. Önden 3. sıra tam olarak camın açık olduğu yere denk geliyor. Hemen cam kenarına ilişiyorum. Perşembe günü kendimi iyi hissediyordum ve kimseyi umursamadan. Dirseğimi camdan dışarı çıkarttım ve başımı da dışarı uzattım. Sonra hayatta her zaman ki sıradanlığından kurtuldu. Kaldırımda ki insanlara çok fazla yaklaşıyordum, araba sürtecek gibi oluyordum. Ama içeri giresim bir türlü gelmiyordu. Çimleri sulayan su tabancası yolu doğrulmuştu ve ben onu görmüştüm ama yine de içeri kaçmadım. Sadece gözlerimi kapadım ve suyun beni ıslatmasını bekledim. Çok güzeldi :) Sonra kızın teki elini kafasının üzerine koymuş bir şekilde yanında ki kıza "Çocuğun kafatası böyle" gibi bir şey söylüyordu ve benimle göz göze geldi. Yanında ki kıza "Aynı şu çocuğun ki gibi." dedi. Annemin bile yıllar sonra fark ettiği kafatasımda ki yamukluğu kız tek bir bakışla hatta ben minibüsle hareket halindeyken anlamış mıydı? Ağzıma kaçan ilk sinekle birlikte ağzımı kapattım. Eve geldiğimde doğrudan berbere gittim ve saçımı kestirdim. Artık hep aynı yere oturuyorum ve kolum hep aynı yerde. Arada sırada farklılık yapmak lazım. Aman nede büyük farklılık diyerek bitirmek istiyorum.-Aman nede büyük farklılık!
İç Kanama
ER34, Drama ve Despo arkadaşların bir final öncesi hazırladıkları hafif küfür içerikli rap (rep) şarkıları. Dinleyin bakalın. Eleştirilerinizi bekliyorlar. Klip çekeceğim gruplar arasında bu grupta var. Şarkıyı buradan indirebilirsiniz. Resim bizim okulun bahar şenliklerinde verdikleri konser sırasında çekildi. Farklı müzik türlerine de kapımızın açık olduğunu göstermiş olduk.